9 Ekim 2008 Perşembe

kadın filozoflar

MILETLI ASPASIA
(I.O. 460-401









MILETLI ASPASYA
(Y.O. 460-401)

Socrates Diotima gibi kendisinin bir baska hocasinin daha kadin oldugunu soyler. Bu hoca Miletli Aspasia'dir.
Aspasia cok iyi egitim gormus, Axiochus'un kiziydi. Yirmi yaslarinda nedeni bilinmemekle birlikte, Atinaya gelmis ve kendinden 30 yas buyuk olan Perikles'i taniyip bir muddet sonra da onun yasal olmayan esi olmustur. Bu yasal olmama durumu kanunlardan dolayi gorunumde olmustur.
O donemin en buyuk kanun yapicisi olan Perikles kisa bir sure once "yabancilarla evlenme yasagi" getirmis ve bir muddet sonra Miletli Aspasia ile karsilasmistir. Bu yabanci kadinin akilci ve tutarli davranislarindan, zekasindan etkilenerek esinden ayrilir ve Aspasia ile evlenir. Bu evlilik kanunlar karsisinda yasal olmamasina ragmen evlilikleri hep devam eder.
Aspasia'nin hayati belli basli 2 kaynakta ele alinmistir. Bunlardan bir tanesi, Antik cag'in komedi yazarlarinin anlatisidir. Komedi yazarlari devirlerinde sarkastik ve yikici elestirileri ile dikkat ceken bir usluba sahiptiler ve Aspasi'yi acimasizca elestirmislerdir. hatta bu "fahise" olarak yorumlamaya kadar gitmistir.
Ote yandan, diger bir anlati kaynagi olan Sokratikler Aspasia'yi bambaska bir sekilde betimler. Onun cok iyi bir felsefe hocasi oldugu yazilidir. Xenephon, "Socrates'den Anilar" adli yapitinda ondan saygi ile soz eder.
Aspasia boylesine karsit uclar arasinda, hem konusma sanati hem de cok iyi derecede felsefe bilgisi olan, ozgur ruhlu bir kadin olarak her zaman tutarli davranislarina devam etmistir. Perikles'in politikasi uzerinde buyuk etkisi oldugu ve onun bazi konusmalarini yazdigi yazilidir. Bunlardan en unlusu, "Peloponez Savaslari'nda" olenler icin yapilan torendeki konusmadir.
Aspasia, o donemde Atina'da zamanin etkili erkekleri ve eslerinin devam ettigi bir salon acmistir. sanatcilar, devlet adamlari, Anaxagoras,
Archimed, Sophokles, Socrates gibi bir cok filozof bu yerin devamli konuklary olmuslardir. Atinada ilk kez bir kadinin baslattigi boyle bir olusum komedi yazarlarinin Aspasia'ya saldirmalarinda buyuk bir etken olmustur.
Komedi yazarlari Aspasia ile ilgili pek cok sey soylemislerdir ama onunla ilgili cinsel kimligine dil uzatmamislardir cunku boyle bir soyleme halkin kesinlikle inanmayip kendileriyle alay edeceklerini bilmekteydiler. Aspasia kocasina , Perikles'e sadik ve iyi bir es, yardimciydi bu yuzden Aspasia'yi tanri tanimaz olarak lanse edip hakkinda dava acacak kadar ileri gitmisler ve Perikles'in bir es olarak yetersizligi ile bu aileyi yikmaya kadar caba sarfetmislerdir. Perikles karisini mahkemede savundu ve Aspasia mahkemece sucsuz bulundu.
Perikles'in olumunden sonra, Aspasia eski bir dostlari olan Lysikles ile evlenir ama esi 1 yil sonra savasta olur. Bu sirada Aspasia'nin actigi yer hala acikti ve cok ilgi goren bir yerdi. Socrates ogrencilerine bu yeri onerir ve bu ogreti merkezinde sayginlik hep devam etti.
Socrates Aspasia'yi soyle anlatmistir..
"Eger 2. kocasinin olumunden sonra tamamen yalniz kalan bu kadinin, kendisine , zamanin dar goruslu Atina'sinda, o zamana kadar duyulmamis bir mevki saglamis oldugu dusunulurse, bu basari, hatta bizim zamanimizda bile, ona saygi duyulmaya hak kazandirir." (Schachermeyr, 1969, s.96)

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------






DIOTIMA

Diotima insanlara bilginin pek cok yerde ve bicimde bulunabilecegini ogretmistir. Bazi bilgilere insanlar algilamalari ve duygulariyla ulasabilirler. Bazi bilgiler ise icguduler ve sezilerle edinilir. Diotima'ya gore, bazilari ise insanlarin arasinda vardir---sevgi gibi!
Diotimayi tarih Socrates'in hocasi bir rahibe olarak yazar. Socrates ile tanismasi, Socrates'in Diotima'nin bilgeliginden haberdar olup, cagrisina kapilmasiyla olmustur. Onu arayip bulmus ve Diotima'nin ogretisi ile, askin, Eros'un dusunsel boyuttaki gizemine girmistir.
Diotima'nin gercekligi uzun yillar tartiiilsa bile, Antik yazarlarin onun varligindan hic bir kuskusu olmamasi ve yazdiklariyla bunu gunumuze aktarmalari bu kuskuyu yok etmektedir.
Diotima, Platonun Symposion isimli diyalognda yine bu semposiondaki konu olan Eros'u anlatarak Diotima'yi anitlastirmistir. Symposion (solen) sadece erkeklerin oldugu, yenen yemekten sonra yapilan bir icki alemiydi. Bu solene iyi kadinlar katilmazdi. Diotima da bu solende yoktu ama onun soyletisini Socrates anlatmistir.
Socrates soyle anlatir:
"Simdi ben seni birakiyorum ve Eros hakkinda, bir keresinde Diotima adinda Mantineali bir kadindan duydugum bir konusmayi aktarmak istiyorum. O, cok bilge bir kadindi. Bir kez vebaya karsi yapilan bir kurban toreni ile onu 10 yil geriye itmisti; ve bana ask konusunda ders vermisti; iste size onun Eros hakkinda yaptigi konusmayi yineleyerek anlatmayi denemek istiyorum" (Platon, Symposion, 201)
Diotima Socrates'e aski ogretmistir. Bu ogretide ask Poros ve Penia'nin cocugu, onlarin arasindaki ruhtur. Ask dunyayi bir butun olarak tutan ruh, Tanrilarla insanlar arasindaki mesajlari ve dualari birlestiren guctur. Aklin sevgisi Eros'un sevgisidir.
Diotima ask ogretisine soyle devam eder; "bizler hayatta ilerledikce, buyudukce askin algisi ve iceriginde buyuruz---yaslaniriz. Ilk once genc vucutlarin guzelligi ile etkileniriz. daha sonra guzelligi butun vucutlarda goruruz. Iste bu noktada ve sonrasi, ilk kez ruhun guzelligini de gormeye baslariz. Eger bir insan butun ruhlardaki guzelligi gormeye basladi mi, yaratilan herseyin yapisindaki ve kurallarindaki guzelliklerin de farkina varacak ve takdir edecektir. En son, bizler dusuncelerdeki guzellige ulasip farkederiz. Ask bizleri yasadigimiz surece ilerledigimiz yolda (hayat) devam ettiren guctur ve bu yuzden baslangicindan itibaren cok onemlidir".
"Eger zamanla bizlerdeki guzellik anlayisi degisse bile, degisen sadece bizim algilamamizdir, yoksa onda var olan guzellik degismez".
Diotima'nin Eros kavraminin formlara gore olusmasi uzerinde durmasinda ve bunu erkeklere aktarmasinda cok onemli bir de neden vardir.
Antik Yunanistan'da cok yaygin olan "oglancilik", Aristophanes tarafindan, insanlarin cogalmasini saglayan karsit cinsler arasindaki askin kucuk dusurulmesiyle daha da onem kazanmisti. Aslinda, oglanciligin o devir Atinasinda "utanmazlik" ile bir ilgisi yoktu. Atinali erkekler, "cesaret, yureklilik ve erkekce kendi benzerlerini severler" der tarih kitaplari. Bunun uzerine Diotima hangi Eros kavraminin gelistirilmesi gerektigini aciklamistir. Gerci kadin ve erkekgin cogalmasi icin ciftlesmesi gereklidir ama bu surec "askin dunyevi bir bicimidir".; bilgeligi seven erkeklerin kendisine ulasmaya cabaladiklari "goksel ask" degidir.
Diotima konusmasina Eros'u olumluler (insanlar) ve olumsuzler (tanrilar) arasindaki bir elci, araci olarak tanimlar. Eros, tanrilarin insanlari guzele, iyiye, hakikate ulastirmada kullandigi bir guctur. Eros ile burada kastedilen "guzellik sevgisidir". Hakikat " en guzel" oldugundan, bu ifade Eros'un felsefi ozunu en iyi sekilde aciklamaktadir.
Diotima caginin cok onemli bir hocasi ve sadece erkeklere mahsus konularda yeni soylemlerle cigirlar acmis bir kadin filozof olarak tarihte yerini almistir...
"Diotima sadece Socrates'in onda ovdugu seylerle degil, bunlardan baska anlayis ve akillilikta da ona benziyordu" (Poestion 1885).....

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

HIPPARCHIA
(I.O.360-280)

Hipparchia, kurucusu Antisthenes olan Kynik okulundan sayiliyordu. Kynizm, gereksinimsizlik ogretisini temsil eder. Kynikler icinde en unlu olani, isteyerek dilenci hayatini secen, ficida yasayan Diogenes'tir.
Hipparchia, Trakya'da Maroneiali soylu ve zengin bir aileden geliyordu. Erkek kardesi Metrokles araciligi ile Kynik filozof Krates'i tanidi. O, ogretisi ile onu oyle etkiledi ki, Hipparchia,
bedeni ve ruhu ile ona ait olmak istedi. Ailesini, eger Krates ile evlenmesine izin vermezlerse, kendisini oldurmekle tehdit etti. Ailesi Krates'e Hipparchia'yi bu niyetinden vazgecirmesi icin rica etti. Kendisinin guzel bir erkek olmadigini bilen ve gereksinimsiz hayatini hicbir sekilde degistirmek istemeyen Krates bunu denedi ama bosuna. Bunun uzerine cirilciplak soyundu, kendisinin olan herseyi Hipparchia'nin ayaklari dibine koydu ve soyle dedi: " senin nisanlin iste bu, varligi da su. Kararini buna gore ver."

Hipparchia duraksamadan onun fakir, gezgin hayatina katildi: Krates gibi sadece bir giysi ile onun gibi acikta yasamaya basladi. Anlatildigina gore, hatta herkesin onunde, acikta sevisiyorlardi. Cok mutlu bir evlilikleri vardi. Geleneklerin bu derece hice sayilmasindan, bircok kimse, kendisini hakarete ugramis gibi hissediyordu. Bu yuzden yapilan elestirileri ve dusmanliklari Hipparchia, cok keskin Kynik anlamli sozlerle (Apophtegmen) yanitliyordu. Bunlarin pek cogu o zaman, agizdan agiza dolasmis olmali. O , ozellikle, kendisini, kadinlarin geleneksel kadin rollerinden kurtulmalari icin de ortaya atti.
Anlatildigina gore, bir solende, bir keresinde, Theodorus ona sitem etmis ve soyle demisti:
-"Kim bu dokuma tezgahindan kacan?" O buna su yaniti vermisti: "O benim Theodorus; ama herhalde benim dokuma tezgahi basinda gecirecegim zamani, daha yararli bir tinsel egitim calismasina harcadigim icin, kotuluk gormeyi hakettigimi sanmiyorsundur"
Kadin Filozoflar
Marit Rullmann vd.
Ceviri: Tomris Mengusoglu
Kabalci Yayinevi



HIPPARCHIA

Dunyanin ilk "ozgurlugu savunan ve ozgur yasayan" kadini.

Hipparchia 346 BC de, Yunanistan'in sakin bir sahil bolgesi olan Maroneia'da dogdu.. Maroneiada sarapcilik yapan aristokrat bir ailenin kiziydi.
Hipparchia'nin erkek kardesi, Metrocles de ondan bir sene sonra dogarak her ikisi de ikiz gibi, ayrilmaz bir parca gibi buyuduler.
Metrocles'in en buyuk istegi felsefe calismakti. Pek cok degisik felsefe okuluna devam etti fakat hic birini sonlandiramadi. Yiyecek almak icin cok az parasi oldugundan dolayi sadece fasulye yiyebiliyordu ve cok siki bir diette gibi yasiyordu. Metrocles, bir gun cok onemli bir grup dinleyicinin onunde konusma yaparken kustu. Bundan dolayi cok utanan Metrocles kendini odasina kapatti ve olum orucuna basladi. Bir gun kapisi caldi. Ziyaretci kapi acilmadiktan sonra gitmeyecegini soyluyordu. Gelen ziyaretci Atina'nin Cynic filozofu Crates'ti. Crates Metrocles'u olanlardan dolayi uzulmemesi yonunde ikna etti ve herkesin bunu bir kaza olarak yorumladigina inandirdi. Iste o gunden sonra Metrocles Crates'in ogrencisi ve takipcisi oldu.
Metrocles'in ailesi ogullarinin devamli ovguyle bahsettigi bu filozofla tanismak istediler.Crates Metrocles.ile birlikte onlarin evine gitti ve iste o an Hipperchia Crates'e delice asik oldu. Artik onun icin bu sevgiden vazgecmenin hic bir yolu yoktu. Hipperchia Crates ile elenmeyi kafasina koydu.
Hipparcia'nin biogrofisini yazan Diogenes Laertius, Hippercia'nin ailesi ile ilgili detaylardan fazla soz etmez. Hipperchia'nin cocuklugunun da nasil gectigi hakkinda fazla bir bilgi yoktur ama o zamanin geleneksel aile yapisina uyan bir genc kiz gibi dusunmedigi ve dokuma tezgahlarinin basina gecmeyi, yun iplik yapmayi reddettigi, ve aksine, felsefe calismalarina buyuk ilgi duydugu belirtilei. Hipperchia icin kadinlara yasak olan konular hep cok ilgi cekmistir. Her zaman erkeklerin sohbet konularina merak sarmis ve o konularda okumus biridir. Onun bu yaklasimlari ve ilgisi gelenekci bir yapida olan ailesi tarafindan siddetle karsi konulmustur.
Hipperchia Crates'e olan sevgisini ona actiginda, cirkin bir erkek olan Crates bu evlilikte kendini Hippercia gibi guzel ve ayni zamanda iyi bir gecmisi, kulturu olan bir kadina yakistiramamis ve kendini hep geri cekmistir.
Hippercia'ya gore ise, kadinlarin da secim hakki vardir ve o da suphe goturmez bir sekilde sevdigi Crates'i secmistir. Crates cok az bir parasi olan ve yasam bicimi ile geleneksel yapidaki bir evlilik sartlarini yerine getiremiyecek biri oldugunu devamli vurgulamistir. Crates'in sevkat dolu yaklasimlari, insan sevgisi, mizah gucu ve iyi niyetli yaklasimlari Hipperciayi ailesine karsi koymaya da sevketmis ve eger bu evlilige izin vermezlerse kendini oldurecegini soylemistir.
Hippercia ve Crates 326 BC'de evlendiler ve mukemmel bir beraberlik surdurduler. Hippercia esiyle birlikte, cok populer bir cift olarak her ziyafete davet edilmis ve onlarda her yere birlikte giderek kadin-erkek esitligini her zaman sergilemislerdir. Yasadiklari donemde, bir kadinin bu tur yerlere gitmesi ve davranislar sergilemesi imkansiz gibi birseydi.
Hipparchia bir filozoftu. Onun esas ustunde durdugu konular ve uzman danismanlik yaptigi alanlar evlilik, hastaliklar ve uzuntuler ve olen kisilerin ardinda kalanlarin mahrumiyetleriydi. Bu alanlarda pek cok calismalar yapmis ve sorunlari cozmustur. Bunlarin yani sira pek cok tragedya ve felsefi kitaplar yazmistir. Bu calismalari yaparken ayni zamanda saglikli bir evlilik surdurmekte ve kendi oglunu ve kizini da buyutmekteydi.
Hipparcia esiyle birlikte yillarca sadakat icinde bir evlilik gecirmesine ragmen "sevme ozgurlugu" konularinda propoganda yapmis ve kari koca bu dusunceyi hep desteklemislerdir. Cinselligin ayip bir sey olmadigini ve sevginin geregi dogal bir sey oldugunu anlatmislardir. Hipparchia Yunanli olan, olmayan butun kadinlara haklarini savunmalarini, cesurca konusmalarini ve dusuncelerini soylemelerini, kendi sevgililerini ve/veya eslerini kendilerinin secmelerini anlatmis ve yillarca bunun icin ugrasmistir. Toplumdan gelecek butun erkek siddeti ve tacizi, adaletsizligi icin karsi koymaya cagirmistir kadinlari.
Hipparchia yasami boyunca basit ve sade bir hayat yasamis ve hic bir zaman lukse ozlem duymamistir. O tutarli ve dolu bir kadindi. Cok ilginc bir nokta ise, Hipparchia ve Crates'in kizlari sevdigi erkekle evlenmek istedigi vakit anne ve baba olarak Hipparchia and Crates kizlarindan evlilik oncesi o erkekle bir aylik bir birliktelik yasamalarini istemislerdir. Bu, tarihte, evlenmeden once, on evlilik yaparak bir erkekle birlikte yasamaya ilk ornek olarak bilinmektedir.
Crates and Hipparchia'nin ogullari, Pasicles, de Cynic felsefede buyutulmus, sosyal esitlik, insan haklari, insan sevgisi ile toplumda yerini almistir.
Hem Hipparchia hem de kocasi cok uzun ve dolu dolu yasadilar. Olumlerinden sonra yasadiklari toplumda daha onceleri yasam bicimlerinden dolayi oldukca elestirilmelerine ragmen olumlerinden sonra hep cok saygiyla anildilar. Ancak yillar gectikten sonra onlarin verdikleri ozgurlukcu mesajlar anlasilabildi ve dunyaca kabul edildi.
Vicki Leon,"Hipparchia," Uppity Women of Ancient Greece (California: Tabula Rasa Press, 1989),37.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ARETE

Arete, Aristippos' un bilgin kizidir. Milattan once IV. Yuzyilda yasamistir. Babasi sayesinde felsefe, doga ogretisi ve doga tarihi de gormustur. Bunun yanin da Aristippos ona en iyi temel ilkeleri de ogretmistir. Her sey den once onu olcusuzlugu asagilamaya alistirmistir.
Arete , Grekce erdem demektir. Arete, aldigi egitimin ardindan, uzun yillar Atina' da dersler vermistir. Bir cok yazisi gunumuze kadar gelmistir. Sanildigina gore 77 yasinda olmustur. Unu cok uzaklara degin yayilan filozofun mezar tasinda Hellas' in isigi yazisi kiymetli taslarla islenmistir.
Etkisi uzun yillar silinmeyen Arete'nin, uzerinde dusundugu ve derslerinde anlattigi onemli konular arasinda sunlari sayabiliriz.
- Sokratik Hayat
- Cocuklarin disiplin altina alinmasi uzerine
- Atinalilarin savasi uzerine
- Kadinlarin mutsuzlugu uzerine
- Olimpus Daginin Tansiklari uzerine
- Arilar uzerine
- Gencligin kendini begenmisligi uzerine
- Yasliligin zorluklari uzerine
Kaynakca:
DIOGENES LAERTIKUS , Leben und Meinungen beruhmter Philosophen.3.Baski. Hamburg 1990. II Kitap.
POESTION, Josef . Arete, Lais. Ic. Ayy. Griechhische Philosopinnen. Norden 1885. s.175-178 ve 160-175.
CEMIL SENA, Filozoflar Ansiklopedisi. I. C

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Themista ve Leontion

( Epikurcu Kadinlar, I.O. 342-271/ I.O. 300 yillari)
Mutlu yasamayi ulasilacak en yuksek amac olarak goren felsefe gorusunun (eudaimonizm), bugune kadar taninan en unlu temsilcisi Epikurdur. Kyrenikler (Arete, Lais) gibi, amac olarak zevk, onun felsefesinin de merkezi oldugu icin, Epikurculuk Hedonizm ile karistirilir ve bu yuzden kotulenir.
Epikurcular arasinda yine bircok fahise (Hatere) vardi; ornegin Boidion, Hedeia ve Nikidion gibi. Bazi yazarlari, haksiz ve asagilayici bir sekilde, Epikur felsefesinin dusuk ve hafif mesrep bir felsefe oldugu kanisina vardiran budur.
Themista , Lampsakoslu Leonteusun karisiydi. Epikur , dost oldugu bu evli cifti, kendi ogretisi icin kazanabilmisti. Epikur, Lampsakostan ayrildiktan sonra da, her ikisi ile olan iliskisini, yazisma ile surdurmustu. Mektuplar cok kez Themistanin adresineydi. Elimize gecen asagidaki mektuptan da anlasilacagi gibi, Epikur onlara karsi buyuk saygi duyuyordu: "Eger siz bana gelmezseniz, ben, uc kati daha buyuk bir cabuklukla size kosarim, siz ve Themista, beni nereye cagirirsaniz cagirin."
Themistanin bilgeliginin atasozlerine gececek derecede oldugunu, Cicero da karsilastigimiz su ifade belgeliyor: Themistadan daha bilge.Ayni Cicero, o zamanlar Themista hakkinda yazilan cok genis kitaplari kucumsuyor; ornegin Solon ya da Themistokles gibi erkekler hakkinda yazmanin, Themista hakkinda boyle cok kalin kitaplar yazmaktan cok daha iyi oldugunu soyluyordu.
Yazik ki, ne onun yazdigi ne de hakkinda yazilan yazilar bize kadar gelebildi. Onun hayati hakkinda da fazla bir sey bilmiyoruz.
Epikurun ogrencileri arasindaki fahiselerin en unlusu, onun sevgilisi olan Leontiondur. Elimize gecen bir fragman ve ona yazilmis bir mektup, Epikurun ona karsi duydugu duygusal ilginin ne kadar buyuk oldugunu gosteriyor. Her iki yazida da, kendisine yazdigi mektup icin abartili sekilde tesekkur ediyor: " Kurtaricim, Sultanim, sevgili varligim Leontion, mektubunla nasil bir sevinc firtinasi kopardin, onu okuyunca nasil costum." Ikisi arasindaki iliski, tumden mutlu olmus gorunmuyor. Epikur o sirada yasli ve hasta bir adamdi. Cok genc olan Leontion, arkadasi Lamaya yazdigi bir mektupta, onun genc sevgilisini kiskandigindan yakiniyor. Epikurun olumunden sonra, Leontion, onun ogrencisi olan Metrodorus ile birlikte yasadi.
Leontionun onemi, onun kisisel iliskisinin sinirlarini asar. Onun, bir filozoflar topluluguna zaman zaman baskanlik ettigi konusunda hicbir tartisma yoktur. Bundan baska o bir yazardi da; baska seyler yaninda ask oykuleri de yazmis olmali.
Onun Antik dunyadaki asil unu, unlu filozof Theophrastla yaptigi yazili catismaya dayanir. Theophrast, taninmis bir bilgindi ve Aristotelesin arkasindan onun felsefe okulu Peripatosun yoneticisi olmustu. Theophrast, asiri kadin dusmanligini sergileyen Evlilik Hakkinda bir yazi yazmisti. O, bu yazida butun erkekleri, ozellikle de filozoflari, evlenmenin tehlikeleri konusunda uyariyordu. Leontion, buna yanit olarak yazdigi yazida, kadinlari bu tur kotulemelere karsi cikar. Bir fahisenin kendi cinsini korumak icin boyle savunmaya gecmesi, o zamana kadar gorulmemis, heyecan uyandiran bir olay olmali. Plinius bunu soyle anlatiyor: Theophrasta karsi, konusma sanatinda o kadar buyuk olan, hatta tanrisal adini kazanmis bir erkege karsi, hem de bir kadin....Ozellikle kadin haklarinin esitligi konusundaki, bu belki de en eski tartisma yazisi hakkinda, baska bir belgenin kalmamis olmasi, gercekten yazik.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Hannah Arendt

Yahudi bir ailenin kizi olan Hannah Arendt 1906 da Koningsburg da dunyaya geldi. Almanyada Heidegger, Husserl ve Jaspers da felsefe egitimi gordu. 1933 te yukselen fasizmden dolayi Almanya' dan kacmak zorunda kalan Hannah Arend bir sure Fransada yasadiiktan sonra 1941 de Amerikaya goc etti. Olumune dek cesitli universitelerde politik-felsefe alaninda dersler verdi. Politika alani Arendt icin ozgurluk ve insan erdemliliginin yaratildigi yerdir. 1975 te hayata gozlerini yuman Arendtin taninmis eserleri arasinda The Origins of Totaliatarianism (1951), The Human Condition (1958) ve Eichmann in Jeruzalem (1963) yer alir.
Insan olmak ne demek, anlamli bir hayat nasil surdurulebilir, kotulugun yasamimizdaki yeri nedir, dusunce ile davranis arasindaki iliski nedir turunden derin flosofik sorunlar o’ nu tum hayati boyunca mesgul etti. Hannah Arendt The Human condition (1951) adli kitabinda iki tur yasami birbirinden ayirir:
Actief yasam (vita activa) ve tasarlanmis yasam (vita contemplativa). Insan, bir yaniyla doganin bir parcasi ve onun kanunlarina boyun egmek durumunda, diger yandan ise ozgur ve verimli bir bicimde eylem yapabilme ozelligine sahip. Davranislariyla insan gercek kimligini ifade eder. Konusma, ikna etme, insiyatif alma, bir seyin icinde yer alma ve kotulugu protesto etme yetenegiyle de insan insan oldugunu gosterir. Insan eylemi her alanda surebilir ama en yuksek ifadesini politik eylemlilikte bulur. Politika, toplum uyelerinin ortaklasa ama ozgurluk temelinde yasamlarini belirledikleri ve toplumun temelini olusturduklari alandir. Tasari yasam da (vita contemplativa) hakim olan bilim ve felsefedir. Bilim bir seyin ne oldugunu, felsefe ise onun ne anlama geldigini arastirmaya yonelir. Bilim gerceklere bagli kalir, felsefe onun sinirlarini asar.
Bu baglamda felsefe insan ozgurlugunun esi bulunmaz bir ifadesidir.
Hannah Arendh The Life of the Mind (1978) adli calismasinda, dusunmeyle eylem yapma, felsefe ile politika arasindaki iliskileri ortaya koymaya calisir. Filosofla politikaciligi birlestirmenin zor oldugunu soyler. Filosofun bir basinaligi ve dunyevi olmamama ozelligi, politik yasamin cok sekilliligine ve tahmin edilemezligine pek uymaz. Esasinda politikaci filosof, Arendt’in kendi politik yasamina ragmen, canli bir paradokstur. Sonuc olarak sanat, dusuncenin maddeye donusturulmesidir. Bundan dolayidir ki sanat urunu ayni zamanda hassas ve narindir: madde ile canli ruhun cok hassas bir dengesidir (Prof.dr. M.A. Verkerk).
Hannah Arendt cocuklugundan beri gozlem ve deneyimlerini irdelemeye alismisti. Giderek kendini ve toplumsal deneyimlerini surekli elestiren bir kadin kisiligi gelistirdi. Bu kisiligi sayesinde bulundugu toplumu surekli tahlil edip yorumladi. Kendi deneyimlerinden yola cikan Hannah Arendt eylem ve davranis uzerine bir felsefe gelistirdi. Hannah Arendt, dunyaya ve dunyayi bicimlendiren insanlara karsi olan aktif tutumu sayesinde politik-felsefe konusunda, okuyucuyu cagimizdaki toplumsal yasamin ve politik davranislarin temellerini yeniden irdelemeye davet eden zengin bir eser yaratmistir.
Hannah Arendt 20. yuzyilin en buyuk elestirici dusunurlerinden biridir. Toplumsal yasama aktif olarak katkida bulunmanin, vicdanli ve durust davranmanin onemini kavramis, kendi yolunu kendi secmis bir kadin. Eserleri son yillarda Fransa, Almanya ve Amerika da yeniden kesfedilip okunmaya ve incelenmeye baslandi (Amsterdam Universitesi arastirmalarindan).


------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------




2 Subat 1905'te Rusya'da, St. Petersburg'da, dogdu. Alti yasinda kendi kendine okumayi ogrendi ve iki yil sonra bir Fransiz cocuk dergisinde ilk hayali kahramanini kesfetti. Bu ona hayati boyunca ornek olacak baslica kisiydi. Dokuz yasinda roman yazari olmaya karar verdi. Mistisizme ve kollektivist Rus kulturune karsi cikti ve Walter Scott ve ozellikle begendigi yazar olan Victor Hugo ile tanistiktan sonra kendisini Avrupali bir yazar olarak gormeye basladi.
Yuksek ogrenim yillarinda destekledigi Kerensky'nin iktidara gelisine ve basindan beri yanlis ve tehlikeli gordugu Bolsevik Devrimi'ne tanik oldu. Savastan kacarak ailesiyle birlikte Kirim'a yerlesti ve orada yuksek ogrenimini tamamladi. Son komunist zaferi babasinin eczanesine haciz getirdi ve yoksulluk donemi basladi.Ailesi Kirim'dan dondugunde, o felsefe ve tarih uzerinde arastirma yapmak uzere Petrograd Universitesi'ne girdi. 1924'te mezun olurken, hakkinda sorusturma baslatildi, universite dagildi ve komunistler universite yonetimini devraldi. Hayatinin giderek kotulesmesine ragmen onun en cok hoslandigi sey Bati film ve oyunlariydi. Filmlere olan hayranligi sebebiyle, 1924'te oyun yazari olarak Sinema Sanatlari Enstitusu'ne girdi.
1925'lerin sonuna dogru Birlesik Devletleri ziyaret etmek icin Sovyet Rusya'dan ayrilmaya karar verdi. Sovyet makamlarina ziyaretinin kisa olacagini soylemesine ragmen Rusya'ya bir daha asla donmemeye kararliydi. 1926'nin Subat ayinda New York'a vardi. Sikago'da alti hafta gecirdi, vizesini uzattirip oyun yazari olarak kariyerine devam etmek uzere Hollywood'a gitti. Hollywood'daki ikinci gununde DeMill onu studyosunun kapisinda beklerken gordu ve Krallarin Krali film setindeki isleri yurutmeyi teklif ederek, is ve avans verdi. Boylece Ayn Rand metin okuyucusu oldu. Bir sonraki hafta studyoda 1929 yilinda evlendigi aktor Frank O'Connor'la tanisti. Frank'in olumu ile sona eren evlilikleri 50 yil surdu.

Oyun yazarligi disinda cesitli islerde birkac yil calistiktan sonra bir film studyosunda vestiyer olarak calisti ve Kirmizi Piyon adli oyun metnini 1932 yilinda Universal Studyolarina satti.
Ilk romani olan "We The Living" (Yasamak Istiyorum) 1933'te tamamladi1. Roman, Sovyet Rusya'da komunist rejimin baskilarini ve insanlarin sikintili yillarini anlatmaktadir. Otobiyografik yonu agir basan romanda baskici komunist rejimin bireylerin hak ve hurriyetlerine mudahalesi anlatilir. Romanda yogun bir sosyal hayat goruntusu altinda bireyin ozel hayatinin yok olusu goz onune serilmektedir. Rand'in bu romani yayinevleri tarafindan reddedildi. Yillar sonra Amerika'da Macmillian ve Ingiltere'de Cassell adli yayimcilar tarafindan (1936) yayinlandi.
1935 yilinda "The Fountainhead" (Pinar)2 adli romanini yazmaya basladi. Hikaye geleneksel standartlara karsi olan, savasta dogruluktan taviz vermeyen ve ayni zamanda kendisini de hezimete ugratmaya calisan guzel bir kadina asik olan zeki, genc bir mimari anlatmaktadir. Su ana kadar 6 milyondan fazla satilan bu roman her yil 100 binden fazla genc okuyucuya ulasiyor. Ayn Rand Pinar'i soyle tasvir ediyor: Sonu ne olursa olsun insanoglu yasaminin safaginda dogasi ve hayat potansiyeliyle ilgili mukemmel vizyonunun pesine duser. Bu vizyonu bulmak icin bir kac ipucu vardir. Pinar bunlardan biridir. Pinar son kisminda genclik ruhunun onemini vurgulamakta, insanin serefinin onemine isaret etmekte ve bunlarin hangi ortamda yasayacagini gostermektedir. Pinar da 12 yayinci tarafindan reddedildi fakat sonunda Bobbs-Merrill tarafindan yayina kabul edildi. Roman 1943'te yayinlandi, hemen klasik haline geldi ve Ayn Rand da romanla birlikte bireyci felsefenin sampiyonu olarak tanindi. Ayn Rand 1943'un sonlarina dogru Pinar'in senaryosunu yazmak uzere Hollywood'a geri dondu, ancak savas zamaninin kisitlamalari bu projeyi 1948 yilina kadar erteledi. Bu arada "Anthem"3 (Ben) hikayesini yazdi. Ancak hikayedeki fikir ve olaylarda hicbir degisiklik yapmadan, sadece icindeki birtakim asiri kelimeleri cikartti. "Ben"; bir nukleer savastan sonra ortaya cikan totaliter sistemde yasayan bir kimsenin, sozluklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri "biz" kelimesi tarafindan doldurulan "ben" kelimesini ve kendini kesfedisinin hikayesidir. Rand bu hikayede "gercek ozgurluk"un ne oldugunu en kisa ve en veciz bir sekilde dile getirmistir.Produktor Hal Wallis icin oyun yazari olarak calisan Rand, 1943'te, en buyuk romani olan Atlas Shrugged'i yazmaya basladi. New york'a geri dondu ve zamaninin tamamini Atlas Shruged'i tamamlamaya adadi.

1957 yilinda yayimlanan Atlas Shrugged onun en buyuk basarisiydi ve son roman calismasi oldu. Bu roman ABD'de entellektuel acidan bir donum noktasi olmustur ve 40 yili askin bir suredir best-sellerdir. Dunyanin motorunu durduracagini soyleyen ve gercekten durduran bir adamin hikayesidir. Dunyanin motoru nedir? Her insanin motive edici gucu nedir? Gunumuzun uzmanlari bu kitabin bir felsefi devrim oldugunu soylemektedir.
Rand kendisini aslinda roman yazari olarak gormesine ragmen, hayali roman kahramanlari yaratarak, bireyci felsefesinin ilkelerini tanitirken insanlara veya en azindan dusunme zahmetine katlananlara kendi icinde tutarli, durust ve rasyonel bir yasama tarzi sunmayi amacliyordu. Bundan dolayi Rand, Objektivizm felsefesi hakkinda yazmaya ve dersvermeye basladi. Bir roportajda Ayn Rand'a objektivizmin onkabulleri nelerdir ve nereden baslar diye soruldugunda soyle demistir: Objektivizm mevcudiyetin varoldugu aksiyomuyla baslar. Bu aksiyom objektif bir gercekligin duygularimizdan, hislerimizden, dileklerimizden, umutlarimizdan veya korkularimizdan bagimsiz olarak varoldugunu belirtir. Objektivizm insanin gercekligi algilamak ve eylemlerine yol gostermek icin tek aracinin mantik oldugunu savunur. Mantik derken insanin duyulariyla elde ettigi bilgileri tanimlayan ve duzene sokan islem kastediliyor. Objektivist etigin deger standardi, insanin insanca vasiflarini muhafaza ederek yasamasi, yani insan hayati icin, ya da diger bir deyisle rasyonel bir varligin kendine yakisir sekilde hayatta kalmasi icin gerekli olan neyse odur. Objektivist etik ozunde insanin kendi iyiligi icin yasadigini, kisisel mutlulugunun en yuksek ahlaki amaci oldugunu ve ne kendini baskalari icin ne de baskalarini kendisi icin feda etmesi gerektigini savunur.
Ayn Rand 1962'den 1976'ya kadar felsefi denemeler yazmaya devam etti. Makaleleri 9 kitapta toplandi ve objektivizme ilgi duyanlarin felsefi calismalarda ilk basvuru kaynagi oldu. Ayn Rand 6 Mart 1982'de New York'daki apartman dairesinde oldu.
Ayn Rand'in hayattayken yayimlanan her kitabi hala basilmaktadir. Kitaplari her yil 500.000 adet satilmaktadir. Simdiye kadar satilan Rand kitaplarinin sayisi toplam 20 milyondan fazladir. Olumunden sonra da bazi calismalari izleyicileri-hayranlari tarafindan yayinlandi. Onun insana bakis acisi ve felsefesi binlerce okuyucunun yasamini degistirdi Rand'in Amerikan kulturune olan etkisinin buyumesiyle birlikte ulkedeki felsefi hareketlilik artti.

Filozofun diger eserleri objektivizmi anlatan makalelerinden olusturulan kitaplardir: For The New Intellectual, Capitalism:The Unknown Ideal, The Romantic Manifesto, The New Left, Objectivist Epistemology, Basic Principles of the Objectivism, Objectivist Newsletters, The Virtue of Selfish Philosophy: Who Needs It?

www.lezce.com www.gaylez.com www.gabile.com www.shemaleturk.com

Feminist eşittir Lezbiyen değildir

Kadın olmak

Feminist eşittir Lezbiyen değildir!





Feministler gizli ya da açık lezbiyen değildir, feministler kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını isteyen kadınlardır. Sadece budur.



Lezbiyenlik ise farklı bir durumdur. Heteroseksüel kadınlar arasında feminist olmayanlar olduğu gibi lezbiyenler arasında da feminist olmayan çok sayıda kadın vardır.



Başka bir deyişle, Feminizm ile lezbiyenlik arasında ilişki kurulması gerçeği yansıtmayacağı gibi, hakaret etme amacıyla söylenmiş lezbiyen sözü bazı feminist arkadaşları rahatsız ettiği gibi feminist misin sorusuna da BEN FEMİNİST DEĞİLİM diyen çok sayıda lezbiyen vardır.



Tabii bu durum en çok bizleri üzmektedir. Çünkü bu gazetenin yazarı olan bizler lezbiyenlerin feminist görüşlü olanlarıyız! Ve bize göre feminist olsun olmasın bütün kadınlar zaten doğuştan lezbiyendir. Bazıları hayatları boyunca bunu farketmese de...





''ŞİDDET ŞEHİDİ KADINLAR'' SERGİSİ AÇILDI



İSTANBUL (A.A) - 08.03.2005 - ''Dünya Kadınlar Günü'' nedeniyle Şefkat-Der tarafından ''Şiddet Şehidi Kadınlar'' adı altında sergi açıldı.

Beyoğlu'ndaki Şefkat-Der Genel Merkezi'nde düzenlenen serginin açılışında konuşan dernek başkanı Hayrettin Bulan, Türkiye'de 2004 yılında şiddete maruz kalarak ölen kadın sayısının 575 olduğunu söyledi.

Bulan, cinayetlerin 375'inin aile içinde gerçekleştiğini kaydederek, ''Aile içinde cinayetleri en çok işleyenler kocalar ya da eski eşler olmuştur. Karşılıksız sevgiye tutularak işlenen cinayetlerin sayısı 50'yi geçmiştir'' dedi.



http://www.anadoluajansi.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=83&Itemid=117







BORRELL: ''ERKEKLERİN DAVRANIŞLARI DEĞİŞMELİ''


STRASBOURG (A.A) - 08.03.2005 - Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell, kadın-erkek eşitliğine ulaşmak için erkeklerin davranışlarının değişmesi gerektiğini söyledi.

Borrell, Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, ''Kadın ve erkek arasındaki eşitlik, erkeklerin davranışları kökten değişmediği sürece gerçek olamaz. Kadınların eşitsizliği kadınların sorunu değil ama kadınlar için bir sorundur'' dedi.

Her gün binlerce kadının ayrımcılık kurbanı olduğunu belirten Borrell, ''Kadınlar hala psikolojik, fiziksel ve ekonomik şiddete maruz kalıyor'' diye konuştu.

Borrell, AB üyesi ülkelere, kadınlara eşit maaş verilmesi ve yaşamlarını kolaylaştıracak avantajların sağlanması çağrısında bulundu.





KADINLAR İŞ DÜNYASINDA ZİRVEYİ ZORLUYOR



İSTANBUL (A.A) - 08.03.2005 - Türkiye'de kadınlar, karşılaştıkları pek çok soruna rağmen, başarılarıyla iş dünyasında zirveyi zorluyorlar.

Toplam işgücü içinde yer alan 2-3 milyon kadının sadece binde 7'sini oluşturan girişimciler, başarıdan başarıya koşuyor.

Kadın Girişimciler Derneği (KAGİDER) verilerine göre Türkiye, tüm OECD ve Avrupa ülkeleri arasında kadın girişimci oranının en düşük olduğu ülke konumunda bulunuyor.

Türkiye'de işgücüne katılan 2-3 milyon kadının sadece yüzde 0.7'si girişimci konumunda yer alıyor. Toplam işverenlerin yüzde 12.5'i, kendi hesabına çalışanların da yüzde 10.8'i kadınlardan oluşuyor.

Ernst&Young'ın Türkiye'de yaptığı bir araştırmada, kadınların çalışma arkadaşı olarak benimsendiği, ancak yönetici olarak çok fazla kabul görmediği ortaya çıkıyor.



21.Mart.2005




Lezbiyen İlişki "Ağır Tahrik" Unsuru



İstanbul Fatih'te, eşiyle ilişkisi bulunan Yelda Yıldırım adlı kadını
bıçaklayarak öldürdüğü iddiasıyla yargılanan Yaşar Hüseyin Yardımcı 'yı 24 yıl
ağır hapis cezasına çarptıran mahkeme, eşin yaşadığı lezbiyen ilişkiyi "ağır
tahrik" unsuru kabul ederek cezayı 6 yıl 8 aya indirdi.

İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen karar duruşmasında, tutuklu
sanık Yaşar Hüseyin Yardımcı hazır bulundu. Duruşmada ''son sözü'' sorulan
Yardımcı, ''Olayın bu aşamaya gelmesini istemezdim. Pişmanım'' dedi.

Yardımcı'yı ''kasten adam öldürmek'' suçundan önce 24 yıl ağır hapis cezasına
çarptıran mahkeme heyeti, bu cezayı, sanığın eylemi eşinin yaşadığı lezbiyen
ilişki nedeniyle ağır tahrik altında gerçekleştirdiğini ve duruşmalardaki iyi
halini göz önüne alarak 6 yıl 8 ay ağır hapis cezasına indirdi.

Mahkeme Heyeti Başkanı Ahmet Ulucak ise ''Sanığın, eylemi meşru müdafaa sınırını
aşarak gerçekleştirdiği düşüncesinde olduğunu, hükmün de buna göre kurulması
gerektiğini'' belirterek karara muhalif kaldı.
Kaynak : CUMHURİYET GAZETESİ 5 Ocak 2005 04:04





.......

AYIN DOSYASI

5 Ocak 2005 tarihli gazetelerde bir iki paragraflık bir yazı olarak okuduk
yukardaki haberi hepimiz.Aylar önce gerçekleşen bu cinayeti de gene gazetelerden
ve televizyonlardan öğrenmiştik.28 yaşında,13 yerinden bıçaklanarak öldürülen
genç bir kadın yaşamımıza sadece bu iki haberle girdi ve unutulup gitmek
üzere.Olağan yaşamlarımızda ki olağan olaylardan biri olacak Yelda Yıldırım ın
yaşadıkları ve kısacık ömrü.Peki böyle mi olmalı?

Biraz durup düşündüğümüz de, vicdani değerleri sarsan, hukuk inancımızı ters yüz
eden ve eçcinsel yaşama ciddi bir hakaret olarak ele alınması gereken bu cinayet
ve mahkeme kararı üzerine en başta lezbiyen kadınlar olarak sessiz kalmamızın,
gelecekte ki olası şiddet ve cinayetlere kapı açacağını,” örnek” olacağını
görmemek mümkün mü?Kadını döven, kadına tecavüz eden erkek egemen sistemin bu
kez de karşımıza “lezbiyen kadını öldürmek cezai indirim nedeni” hukuksal
yargısını suskunluk ve çaresizlikle kabul mu edeceğiz?Bir kez daha ve
utanmaksızın insani haklarımıza ve değerlerimize el uzatılmasına ve bunun böyle
çirkin bir olayla neredeyse yasallaştırılmasına göz mü yumacağız ?.Gazetelerde
hergün onlarcasını okuyup tepkisiz kaldığımız tecavüz ve dayak olaylarına
alışmaya(!) çalışırken, lezbiyen olmayı “tahrik” sayan bir sistem içerisinde
gene susmaya, gene görmezden gelmeye devam mı edeceğiz?Yelda Yıldırım isimli
genç kadının arkasından, onun adına, onun için birşeyler yapmak vicdani
sorumluluğunu hissedemiyorsak bile, günün birinde benzer bir şeyin bizim
başımıza gelebileceğini ve başta eşcinsel oluşumların ve lezbiyen kadınların
parmağını bile kıpırdatmayacaklarını düşünerek , hemen şimdi, kendimiz için,
hepimiz için sesimizi yükseltmemiz ve bu kirli cinayet davasına ve utanç verici
mahkeme kararına tepkilerimizi çok somut bir şekilde ortaya koymalıyız.

Femina’s Ocean ekibi, bu olayı, “Ayın Dosyası” olarak mercek altına alma
kararını yukarda anlatmaya çalıştığımız gerekçeler ışığında verdi.Taraflı erkek
egemen medya haberlerinin ötesinde, özellikle Yelda Yıldırım ın yakın çevresine
ulaşarak, olayları en başından araştırıp, tüm gelişmeleriyle birlikte sizinle
paylaşmaya çalışacağız.Elde ettiğimiz bilgileri konuyla ilgisi olabileceğini
düşündüğümüz tüm kişi ve kuruluşlara ulaştıracağız..5 ocak tarihli kısa bir
haber olarak kalmayacak 28 yaşında ki Yelda nın yaşamı ve cinayeti.

Siz bakmayın “Ayın Dosyası” dediğimize..Vicdanımız derin bir oh çekene,
“lezbiyen olmak ağır tahrik” olmaktan çıkana kadar yazacağız.

Sevgiler

Femina’s Ocean


KADINSI OZGURLESME SURECINDE KURAM VE TERAPI
Mahan Dogrusoz
Kadin olmak kusatilmis olmaktir. Kadin erkek egemen kultur tarafindan oldugu kadar, dil ve kuram ile de kusatila gelmistir. Latince kadin anlamina gelen femine, fe ve minus koklerinden olusur. Minus eksiklik, Fe ise inanc, guven, namus ve guvenilirlik anlamina gelir. Kadin olmak inanctan, guvenilirlikten ve namustan yoksun olmak demektir. Turkce kadin kelimesi eski Turkcedeki katun kelimesinden gelir. Katun, icine bir sey katilmis olan yani saf, ari olmayan anlamina gelir. Kadin saf ya da ari bir cins degildir. Tek Tanrili dinlerin yaratilis mitlerinde kadin kronolojik olarak erkekten sonra yaratilan cinstir. Yahudi ve Hiristiyanliga gore ise erkegin kaburgasindan can bulur. Aristoteles kadini eksik kalmis erkek olarak tanimlar. Kadin, bati dualist felsefesinin zit ve hiyerarsik ikiliklerle dusunme geleneginde, daha asagi gorulen bedene, dogaya, irrasyonele ve duyguya dair gorulur. Freud, 1925 yilinda kaleme aldigi "Cinsler Arasindaki Anatomik Farkin Bazi Ruhsal Sonuclari" adli makalesinde soyle der:
Telaffuz etmekte tereddut etsem de, kadinlarda ahlaki anlamda normallik duzeyinin erkeklerden farkli oldugu kanisindan kacamam. Kadinlarin ust-benleri hicbir zaman erkeklerden bekledigimiz kadar kati, nesnel ve duygusal kaynaklarindan bagimsiz degildir... Kisiyi iki cinsi konum ve deger itibariyle tamamen esit gormeye zorlayan feministlerin inkarlarinin bizi bu sonuclardan saptirmasina goz yummamaliyiz.
Kadin, bu cercevede sadece icinde yasadigimiz ve sinirlandigimiz kultur tarafindan degil, ataerkillik paydasinda bulusan binlerce yillik dusunsel gelenekler, diller ve dinler tarafindan da kusatilmistir.
Ataerkillik paydasinda bulusan kulturler kadini sakatlar. Icinde yasadigimiz kulturun geleneksel yonu kadinin bireysellesmesini, cinselligini tanimasini, arzusunun oznesi olmasini, arzusunu dolaysiz ifadesini, kendine bir varolus alani acmasini yasaklar. Kadinin bireysellesmesi engellenir. Kadin icine dogdugu iliskiler aginin secimleri dogrultusunda cizilen bir kaderi yasar. Kadinin bedeni, cagdas kulturun ifade ozgurlugunu temsil eden gorsel basin, ve hatta cinsel ozgurlugun ifadesi olarak da rasyonalize edilmeye calisilan pornografi tarafindan alinip satilan, nesnelestirilen seyirlik bir seye donusturulur. Kadin olmak dogumdan itibaren sinirlari cizili bir cinsiyet kimligini giymeyi ogrenmek ve cinsler arasinda varolan hiyerarsiyi icsellestirmek demektir. Bu ogrenme sureci hayatin her alanini kusatan, sekillendiren ve belki de rituellerle donatan cinsiyet kimligini ogrenme surecidir. Freudcu kuramin ifade ettigi bicimiyle anatomi kader degildir. Kultur, bedeni ve cinsiyeti kurgulama gucuyle kaderdir. Kultur, butun kapsayiciligiyla meta bir kuramdir. Kultur, kadina bedenini ve cinsiyetini ve bu dogrultuda da kendini / benligini nasil yasantilayacagini, neleri yapip, neleri yapamayacagini dikte eden, ehlilestiren, normal olani tanimlayan ve talep eden bir sistemaktir. Erkek egemen kultur, baski ve cezadir; kadin tarafindan icsellestirilen kati ust-bendir. Belki de annenin imgesinde ve onun sesinden konusan ama sonuna dek erkin, erkegin, efendinin kurallarinin zihinsel temsilcisi ve icsel sesi olan ust-ben. Ust-benin besledigi sucluluk duygusu, kadinin, benim ve bu topraklarda kadin olan herkesin hayal gucunu, yasamsal secimlerini, deneysel yonunu igdis ediyor. Icimizdeki kati zihinsel ses binlerce yillik ataerkil mirasin paranoyasi ile bizi izliyor. Degisim gucumuzu elimizden aliyor.
Ve kadinsi benlik, geleneksel ataerkil kultur tarafindan kendine ozgu gelisim surecinden mahrum birakiliyor. Benligin kendini gerceklestirme, var etme sureci sekteye ugruyor. Geriye, belki de sadece ruyalarda ortaya cikan geriye itilmis arzular, ucsuz bucaksiz gibi gorunen bir ofke, suclulukla birlikte kisinin kendine donen bir depresyon kaliyor. Sozun, eylemin ve gucun alanindan uzakta olan kadin kendini yaraliyor. Insana dair olan kendini ifade etme, eyleme gecme, degisim yaratma, haz arama arzusu sessizlikte ifadesini buluyor. Kadinin suskunlugu ve o oranda da kulturel duzeyde kendini ifade edebilecegi bir dilin eksikligi kadini depresyona mahkum kiliyor. Depresyon, dis dunyadan soyutlanmadir, ice donustur, caresizliktir, depresyon eylemsizliktir ve belki de bir anlamda depresyon bu ulkede ve bu dunyada biraz kadinsidir.
Oysa, diger yanda bizim gibi ozgurlesmis kadinlar vardir. Yani sonuna dek eril olan bu kamusallik icinde varolan / varolabilen kadinlar. Empatiden ve duygularindan arinmis, rekabetci, iktidar ve guc arzusu ile gudulenen, eril bir bireysellesme ile kadinsi ve anac butun iliskiselligini sanki kadinsi gecmisine gommus gibi gorunen kadinlar. Yani emrinde calismak zorunda kaldigim butun kadin yoneticiler, beni egen ve egiten kadin akademisyenler, kendimin ve cocuklarimin gelecegini emanete kalkistigim butun kadin politikacilar. Evet, kamusal alandalar ve ozgurler. Eylemin ve sozun gucune sahipler, ama bence artik kadin ya da kadinsi degiller. Ben buna kadinsi ozgurlesmenin ironik durumu diyorum. Ozgurlesmek icin cinsel kimlik degistirmek zorundaligimiz ironik ve o oranda da trajikomiktir.
Bu cercevede, geleneksel kulturun kusattigi ve sakatladigi kadina ve diger yanda kamusal alanda varolabilen ozgurlesmis ve o oranda da erkeklesmis kadina alternatif kadinsi bir ozgurlesme projesi uretmemiz gerektigini dusunuyorum. Kamusal alani disil degerler dogrultusunda degistirmeyi de hedefleyen bu proje, kadinin benligini istedigi dogrultuda sekillendirmesine izin verebilecek esneklik, deneysellik ve hayal gucune sahip bir kulturun ve ust-benin utopyasinin tohumlarini tasiyor. Kultur, apriori olarak bireyin, benligin antitezi degildir. Kultur, sakatlamak yerine, guclendirmek; tek tiplestirmek yerine alternatifler sunmak potansiyeline sahiptir.
Bu dogrultuda bizlere, yani kadin arastirmacilarina ve kadin sorununa duyarli olan herkese onemli bir misyon dustugunu dusunuyorum. Kamusal ama kadinsi ozgurlesme kanallarinin tanimlanmasi ve dile dokulmesi. Bu cercevede kuramin kendisinin cok onemli bir islevinin oldugunu dusunuyorum. Kuram bizlerin zihinsel haritalaridir. Bilimde, saf gozlem olmadigi gibi hayati ve gercekliklerimizi de okumak dolayimsiz gerceklesmez. Hayati okumak, hayati bir kuramin gozluguyle okumaktir. Eger, farkli bir hayati kurmak istiyorsak, once bu hayatin tohumlarini zihinlerimizde atmak zorundayiz. Gercegin suretini zihinlerimizde ve gonullerimizde kurmak zorundayiz. Ozellikle kadinlar olarak, gundelik hayat akisi icinde bizi kistiran, bizi sakatlayan kultur alanlarinin ayirdinda olmamiz, kurmayi hedefledigimiz yarinin projesi adina buyuk bir onem tasiyor. Kadini, ice donen ve hastalandiran ofkeye, sucluluga ve bunun ardindan gelen depresyona karsi koruyacak en onemli aracin kadinsi sozun ve eylemin gucu olduguna inaniyorum. Ki bu soz ve eylem, gecmiste kendinin baskilanmasina, gorunmez kilinmasina, azimsanmasina ve marjinalize edilmesine yol acan eril soz ve eylemden ayrismis bir soz ve eylem olacaktir. Tahakkumu, baskiyi, iktidar ve hiyerarsiyi dislayacaktir. Kadinsi soz ve eylem empatik, iliskisel ve yataydir.
Yine bu cercevede terapi kadinsi ozgurlesme acisindan devrimci bir isleve sahiptir ve bir yonuyle de icinde yasadigimiz ataerkil kulturun taleplerinin antitezidir. Ataerkil kultur dayatir, terapi sorgular. Kultur tek tiplestirir, terapi ozgun deneyimlerin ayirdina varilmasi ve sekillendirilmesini hedefler. Kultur cinsiyetcidir ve bu dogrultuda yasaklar koyar ve cezalandirir. Kadin duyarliligina sahip bir terapi sureci esitlikci ve guclendiricidir. Kultur baskilar, terapi su yuzeyine cikarir. Kultur kadini aciz birakir, terapi ise kendiligin kesfini saglar.
Kadinin guclenmesini hedefleyen bir terapi sureci, kisinin kendince ve kendi ozgunlugunle icsellestirdigi kulturun sakatlama, baskilama, kisitlama ve bu dogrultuda da hastalandirma bicimlerinin kendi bireysel oykusundeki yansimalarinin ayirdina varma surecidir. Ve bilgi guctur. Donusumu yaratacak tek sey bilgidir. Psikanalitik anlamda, bireysel gelecegimi iradem dogrultusunda sekillendirme gucum, bireysel tarihimi yorumlama ve anlama gucumden gelir. Depresyon asilabilir. Melankoliye, depresyona yani ice donen enerji, bireyin kendi donusumunu sekillendiren bir enerjiye, soze ve eyleme donusebilir. Boylece kadin kendi ust-beni, kati icsel sesi ile hesaplasabilir ve kendine yeni sesler verebilir. Daha esnek, daha destekleyici, daha merhametli ve daha empatik ve o oranda da daha kadinsi ic sesler.
Su anda, Turkiyede maalesef terapiden gecmek icin kadin olmak yeterli degil. Ust-sinif bir kadin olmaniz gerekiyor. Bu icinde yasadigimiz dunyanin ve kulturun sinifsal gercekleri ile ortusuyor. Bazilari terapi surecinden etkin bir sekilde yararlanabilmemiz icin belirli bir sinifa ya da kulture ait olmamiz gerektigini bile iddia ediyor. Bu cercevede kadin evrensel bir kategori olmadigi gibi, sinifsal farkliliklarla da bolunuyor. Oysa, kadinin ozgurlesmesini hedefleyen bir proje, sinifsal bir elitizmi benim adima- iceremez. Bir kadin arastirmacisi ve bir psikoterapist olarak hedefim, sadece seans ucretini odeyebilen mutlu azinligin donusum surecine katkida bulunmak degildir. Sayilari milyonlari bulan ve bir seans ucretimizin kendileri icin harcayabilecekleri aylik paraya bile denk gelmedigi kadinlarin donusumudur beni ilgilendiren. Terapinin Paulo Freire’nin okuma yazma icin tanimladigi bicimiyle elit bir kitle icin degil, kitleler icin olmasi gerektigini dusunuyorum. Alt sinif bir kadinin depresyon ya da panik atak yasarkenki en buyuk sansi belki onu sakinlestiren ya da uyutan ilaclara bir sekilde ulasabilmis olmasidir. Oysa, bu kulturun ataerkil yapisinin sakatladigi kadinin kendini donusturebilmesi, onu dinleyip, anlayabilecek, aynalayabilecek ve donusumunu hizlandirabilecek bir terapi sureci ile olasidir. Semptomlari yatistirabiliriz, bunu yapacak kimyasallarimiz var ama bizi ileriye tasiyacak bir degisim icin kendimizi anlamak ve anlamlandirmak zorundayiz. Bunuysa, sadece insanlar yapabilir.
Mahan Dogrusoz, Psikolog, Kadin Arastirmacisi

www.gaylez.com www.lezce.com

LEZBIYENIZM

Lezbiyen Feminizm

LEZBIYENIZM


Lezbiyenizm aslinda yalnizca kisisel bir cinsel tercih degilir

Kadin hareketinde kadinlik uzerine daha fazla dikkat ve enerjisini sarfedenler lezbiyenlerdir.



Eger kisisel olan politikse kadinlara her bakimdan oncelik vermek siyasal acidan cok onem tasiyor. Kadinlara pozitif ayrimcilik yapmak bagimsiz kadin hareketinin orgutlenme ilkesi olmalidir.





Lezbiyenler feminist hareketin radikalleri midir?



Erkeklerle hic bir iliskileri olmadigi icin ve ozellikle evlilik gibi heteroseksuel baglantilara mecbur olmadiklari icin lezbiyenler sosyolojik olarak en ozgur konumda bulunurlar.

Ama eger kadin hareketinin heteroseksuel olan cogunlugu lezbiyenlik suclamasindan kaygi duyarak onlari hareketin disina iterse, hareket nihai amacindan sapmis olacaktir. (*)





Radikal Feministler



Kadinlar kendilerini erkek degerlerinden ve erkekce suclamalardan kurtarmadiklari ve onlarla cinsel iliskiyi surdurdukleri surece erkeklerle uzlasmak zorunda kalacaklardir.

Feminizmin ozunu kadinlarin once gelmeleri teskil eder.



Yeni, kadinlar tarafindan tanimlanan kadin kimligi, modern degismenin kaynagi olacaktir. Cinsel tercihleri ne olursa olsun butun feministler kadinlar tarafindan tanimlanan kadin kavramini ogrenmelidirler. Lezbiyenizm bazi kadinlar arasindaki cinsel baglantidan cok, yeni bir kadin kimligi icin gerekli olan alternatif modelin kaynagini olusturur.

Lezbiyen feminist perspektif feminist topluluklarda yanlis anlasilir.

Lezbiyenizm yalnizca kisisel bir tercih degil, kadinlarin kulturunun yaratilmasinda temel ogedir. Lezbiyen feminist siyaset, erkek ustunlugunun temel tasi olan heteroseksuellik kurumunun ve ideolojisinin politik elestrisidir. Bu, cinsel politika cozumlemesini, cinselligin kendisinin de bir kurum oldugu gercegini de icine alacak bir bicimde gelistirmektedir.





Heteroseksuelligin tanimi cok basittir: Erkekler once gelir. Her kadin erkekler tarafindan tanimlanir ve onlarin malidir: bedeni, hizmetleri, cocuklari... Heteroseksuellik erkek ustunlugunu besleyen bir kurumdur.(**)

Pek cok feminist cozumleme, heteroseksuelligi bir kurum olarak sorgulamamasi ve kadinlari heteroseksuellige zorlayan guclerin neler oldugunu arastirmamasi nedeniyle eksik ve zayif kalir.

Heteroseksuel tercih once kadinlara telkin edilir, daha sonra erkek iktidarini guclendirmeye yarayan mekanizmalar aracisiligiyla kadinlara zorla kabul ettirilir. Bu araclar cok cesitlidir. Tecavuz, cinsel kolelik ve fiziksel siddetten baslar, romantik ask ideolojisine kadar uzanir.



Mecburi heteroseksuellik



Erkeklerin en korktuklari sey, kadin cinselliginin veya anneligin sahip oldugu ustun guc degil, ama kadinlarin kendilerini hic kaale almamalari, umursamamalari ve cinselligin kadinlarin belirledigi bicimde yasanmasidir. Heteroseksuel feministler, heteroseksuelligi bir tercih olarak gormek yerine zor yoluyla empoze edilen, yonlendirilen, orgutlenen ve propagandasi yapilan bir kurum olarak sorgulamalidirlar.(**)











LEZBIYEN KISILIK



Lezbiyen kisilik kendini bagimsiz bir ruhta, kendi sorumlulugunu alma, kendisi

icin dusunme, otoriteleri ve onlarin iddialarini sorgusuz kabul etmemedeki

kararliliginda gosterir.Lezbiyen kisiligin ayrilmaz bir parcasi, diger kadinlara

baglilik ve sevgidir.Bildigim her lezbiyen kisilik su yada bu bicimde

yaraticidir.Ben bunun nedeninin, kadinin erkegin dis ve ic egemenliginden

kurtarilmasi yada kendini kurtarmasi, boylece ev islerinin ozellikle ona ait

oldugu dogrultusundaki (cogu zaman erkeklerce belirlenen) toplumsal varsayimlari

dikkate almamasi yada reddetmesi oldugunu dusunuyorum.Onemli olan lezbiyenin

kendi icinde butunlugu aramasi, eski romantik anlamda bir karsiti tarafindan

tamamlanmaya gerek duymamasidir.



Elsa Gidlow /Lesbianism as a Liberation Force





Erkek egemen toplumlarinin onlara asiladigi tüm ön yargilardan siyrilmayi ,kadinlara iliskin herseyi

yeniden incelemeyi ve sonunda kadinlar arasi askin anlamina yeniden sahip cikmayi görev edindiler. Gerek kadinlari ikinci cins yapan toplumsal düzeni,gerekse

kadinlar arasi aska iliskin tabularin ardinda yatan sorgulamayi ögrendikten sonra da,

YASAMLARINI KENDI YARATACAKLARI YENI TANIMLARA GÖRE YASAMAYA KARAR VERDILER.





Kendilerine ya kadinla özdeslesmis kadin ya da "lezbiyen-feminist"dediler.



Lezbiyen -feministlerle romantik dostlar arasinda bir dizi fark bulunmaktadir. En basta ,gecmiste kadinlarin cogu,sik sik yinelenen hayallerine karsin,fiilen ömür boyu birlikte yasama olanagina sahip degildi;ayrica romantik dostlar, neden kendilerini ereklerden cok kadinlara yakin hissettiklerini aciklayan,acik secik bir ögretiden oksundular.Ayrica,dünyayla iliskilerini etkileyen ana farklilik,romantik dostlarin lezbiyen .feministlerin tersine toplumun kendilerine yasadisi

kisiler olarak baktigina inanmalari icin fazla bir nedenleri olmamasiydi-hatta Llangollen Hanimlari'nin yaptigi gibi birlikte kactiklari zaman bile.



OYSA,BÜYÜK BIR DESTEK GRUBU ICINDE RAHAT OLDUKLARI ZAMAN BILE, LEZBIYEN-FEMINISTLER DIS DÜNYANIN ONLARA SUCLU GÖZÜYLE BAKTIGINI VE ASKLARINI ASAGILAYICI BIR

TERIME INDIRGEDIGINI BILIYORLAR.



Belki gecmis dönemlerin romantik dostluklari icin de iliskileri,cok daha üstü örtülü bicimde , politik bir eylemdi: Birlikte olduklari zaman,kadin olmanin distan dayatilan ve18. ve 19.yüzyillarda özellikle titizlikle uygulanan gereklerinin cogundan kacabiliyorlardi. Kendilerini insan sayabiliyorlar, ikinci degil birinci cins olarak

görebiliyorlardi. Ama iliskileri araciligiyla toplumsal yapiyi degistirme umudu beslemiyorlardi.



Kadinlar arasi ask-duygusal acidan gecmis caglarin romantik dostluklarindan hic farki olmayan iliskiler-simdi kötü ya da hastalikli oldu.Bu salt erkegin artik kadinin cinsel dürtüsüne daha gercekci

bakmasindan kaynaklanmiyordu. Suclu damgasini bastiklari

iliskilerin pek cogunun cinsel ifadeyle bir iliskisi yoktu.



SORUN KADINLAR ARASI ASKIN YENI FILIZ VEREN KADIN ÖZGÜRLÜGÜYLE BIRLESTIGINDE , HETEROSEKSÜELLIGI

DEVIREBILECEGI FIKRIYDI; HETEROSEKSÜELLIK ISE YALNIZ

ERKEKLE KADIN ARASINDAKI SEKS DEGIL, ATAERKIL KÜLTÜR, ERKEK ÜSTÜNLÜGÜ VE KADININ KÖLELIGI ANLAMINA GELIYORDU.



Toplumun kadinlar arasi aska nasil baktigini ögrenen kadin,kendi dogal duygusunu bastirmak zorunda hissetti;



ONA KADINI RAKIBI (bu nokta cok önemli diye düsünüyorum) , ERKEGE ISE ASKININ TEK NESNESI OLARAK BAKMASI ÖGRETILDI.





Aksi halde "lezbiyen" gibi görmeliydi kendini;"lezbiyenlik"ise ahlaki ya da duygusal acidan carpiklikti.kadinlar arasi asktaki en güzel , en doyurucu yönler gecmis yüzyillarda kadinlarin cok acik anladigi seyler,ataerkil sistemin en iyi korunan sirlarindan biri oldu

www.lezce.com

Lezbiyen tarihi

ROMANTIK DOSTLUK VE LEZBIYEN ASK



Yuzyilimiz oncesinde kadinlar arasinda tutkulu romantik dostluk, iyi bilinen ve
hosgoruyle yaklasilan bir toplumsal kurumdu.Kadinin, evlilik ve ailenin
gereklerinin tumuyle disinda, hatta bunlarin yerine, romantik dostlugunu
hayatinin merkezine yerlestirmesi olagandisi degildi.Ama kadinlarin toplumdaki
rolu degismeye basladigi, onlari yetiskin insan yapacak guclerden bazilarini
elde ettikleri icin yaptiklarinin daha ciddiye alinmasi gerektigi zaman ,
toplumun romantik dostluga bakisi da degisti.

Kadinlar arasi ask duygusal olarak gecmis caglarin romantik dostluklarindan
hic farki olmayan iliskiler- simdi kotu ya da hastalikli oldu.Bu salt,
erkeklerin artik kadinin cinsel durtusune daha gercekci bakmasindan
kaynaklanmiyordu.Suclu damgasini bastiklari iliskilerin pek cogunun cinsel
ifadeyle bir iliskisi yoktu.Sorun, kadinlar arasi askin yeni filiz veren kadin
ozgurluguyle birlestiginde, heteroseksuelligi devirebilecegi
fikriydi;heteroseksuellik ise yalnizca erkekle kadin arasindaki seks degil,
ataerkil kultur, erkek ustunlugu ve kadinin koleligi anlamina geliyordu.Toplumun
kadinlar arasi aska nasil baktigini ogrenen kadin, kendini dogal duygusunu
bastirmak zorunda hissetti; ona kadina rakibi, erkege ise askinin tek nesnesi
olarak bakmasi ogretildi.Aksi halde lezbiyen gibi gormeliydi
kendini;lezbiyenlik ise ahlaki yada duygusal acidan carpiklikti.Kadinlar arasi
asktaki en guzel, en doyurucu yonler, gecmis yuzyillarda kadinlarin cok acik
anladigi seyler, ataerkil sistemin
en iyi korunan sirlarindan oldu.

Bizim bilgic yuzyilimizda kadinlari sevmeyi tercih eden kadinlar, eger
cevrelerine inanilmaz bir saflik duvari ormez ve cagdas psikolojiye, edebiyata
ve acik sacik fikralara kulaklarini hepten tikamazlarsa, artik kendilerini
romantik dostlar olarak gormuyorlardi.Ergenlik cagindan sonra da ayni-cins
askinda israr ederlerse, en azindan toplumun lezbiyenlere iliskin dusuncelerini
dikkate almak ve bu toplumsal gorusleri ne olcude icsellestireceklerine karar
vermek zorundaydilar.Eger olaganustu gucluyseler ya da guclu bir destek gruplari
varsa, kendilerini hastalikli gunahkarlar saymaktan belki
kurtulabilirlerdi.Kadinlar arasi askin ozunde yanlis yada sagliksiz olmadigini
gosterecek modellerden yoksun olan cogunluk icin ise, uzmanlarin lezbiyenlige
iliskin beyanlari, sirf soylendigi icin dogru cikan bir kehanet oldu.Onlardan
beklendigi gibi kafalari karisti ve aci cektiler.

Bu durum, ikinci dalga feminizmin yukselisiyle birlikte degisti.Ataerkil
kulturun butunune meydan okuyan feministlerden bir cogu, son onyillarda onun
kadinlar arasi aska iliskin tabularina da meydan okumaya basladilar.Erkek egemen
toplumlarinin onlara asiladigi tum onyargilardan siyrilmayi, kadinlara iliskin
herseyi yeniden incelemeyi ve sonunda kadinlar arasi askin anlamina yeniden
sahip cikmayi kendilerine gorev edindiler.Gerek kadinlari ikinci cins yapan
yapan toplumsal duzeni, gerekse kadinlar arasi aska iliskin tabularin ardinda
yatani sorgulamayi ogrendikten sonra da, yasamlarini kendi yaratacaklari yeni
tanimlara gore yasamaya karar verdiler.Kendilerine ya kadinla ozdeslesmis kadin
ya da, lezbiyen deyimine atilan kara lekeyi silmek icin bilincli bir cabayla,
lezbiyen-feministler dediler.Lezbiyen-feministler kadinlarla erkeklerin dunyaya
yaklasimlarinda bir butun olarak birbirlerine ters dustukleri
inancindadirlar;erkek, kural olarak, otoriter, siddet yanlisi ve soguk, kadin
ise bunun tersidir.Eski romantik dostlar gibi, lezbiyen-feministler de
asklarinin nesnesi olarak kadinlari, kardes ruhlari secmekte, ama cogu romantik
dosttan farkli olarak, feminist ogreti araciligiyla bu secimin sosyo politik
anlamini da kavramaktadirlar.

Lezbiyen-feministlerle romantik dostlar arasinda bir dizi fark bulunmaktadir.En
basta, gecmiste kadinlarin cogu, fiilen omur boyu birlikte yasama olanagina
sahip degildi.Ayrica, romantik dostlar, neden kendilerini erkeklerden cok
kadinlara yakin hissettiklerini aciklayan bir ogretiden yoksundular.Dunyayla
iliskilerini etkileyen ana farklilik, romantik dostlarin lezbiyen-feministlerin
tersine toplumun kendilerine yasadisi kisiler olarak baktigina inanmalari icin
fazla bir nedenleri olmamasiydi.Oysa, buyuk bir destek grubu icinde rahat
olduklari zaman bile, lezbiyen-feministler dis dunyanin onlara suclu gozuyle
baktigini ve asklarini asagilayici bir terime indirgediklerini
biliyorlardi.Feminist harekete katilirken duyduklari kizginlik,
lezbiyen-feminist olarak, toplumun onlara hem mantikli, hem de guzel gelen bir
seye karsi dusmanligini yasadiklari ya da gozlemledikleri zaman binlerce kat
artiyordu.Lezbiyen-feminiztler kisisel olarak zarar gormeseler mahkeme karaiyla
cocuklarini
kaybetmeseler, islerinden atilmasalar, politik-cinsel bagliliklari nedeniyle
ailelelerince dislanmasalar bile, ofkelilerdi cunku boyle seylerin
olabilecegini ve bircok kadinin baska kadinlari sevdigi icin aci cektigini
biliyorlardi.Romantik dostlar hicbir zaman aslkari araciligiyla ofkeli olmayi
ogrenememislerdi.





Lezbiyen –feminizm , kuskusuz cok kisisel bir secim olmakla birlikte, yalnizca
yasam bicimi konusunda kisisel bir secim olarak gorulmemelidir.Bu, ayni zamanda
, seksizme ve heteroseksizme meydan okuyan, politik bir secimdir.Agirlikli
olarak, feminist hareket cercevesinde ve onun ardindaki ideolojinin bilinciyle
yapilmis bir secimdir.Kisisel olanin politik olduguna, soyutta erkek ustunlugunu
reddederek, kadinin cogunlukla boyun eger duruma dustugu heteroseksuel iliskiye
girmenin akla uygun olmadigina inanan bir cok kadina, bu tek olasi secim olarak
gorunmustur.Ote yandan, cagdas lezbiyenlik akla cok uygun gelmektedir, cunku bu,
romantik dostluklar devrinde o denli tesvik edilen kadinlar arasindaki dogal
askla, 20.yuzyil kadinina feminizmin sagladigi ozgurlugun bir bilesimidir.

LILIAN FADERMAN/ Erkek Askinin Otesinde kitabindan alinti

www.lezce.com

osmanlıda lezbiyenler

OSMANLI'DA LEZBIYENLER







Enderunlu Fazil (1759) escinsel bir yazardir. Rum, Ermeni, Yahudi, Cingene, Tatar, Bosnak, Cerkes, Arnavut kadinlari anlattigi Zenanname’de o zamanin Osmanli lezbiyenlerini anlatir. Onun bu anlatimini okudugumda aklima “gayler lezbiyenlere dusman midir?” sorusu gene geldi... Asagida, erkek cinsine ve cinselligine hayran bir escinsel erkegin lezbiyenler hakkinda tarafsiz olmaya calisarak yazdiklarina bakin:







“ Ey sevgili... Bugunlerde, yeni bir kadin turu ortaya cikti... Bunlara sevici (lezbiyen) diyorlar.







Eskiden boyle bir sey yoktu, hic isitmedik. Sevicilik, kadin milleti icin sanki kotu bir hediye... Birbirlerine gonul verip asik oluyorlar. Cimayi(cinsel iliskiyi ) taklit edip, hileye baglamislar. Zibik isimli bir alet kullaniyorlar.







Isin garibi, bu yola girenlerin hepsi temiz huylu, nazik, okuyup ilim-irfan sahibi olmus kadinlar. Kendi aralarinda gecinip gider, sevgilileri icin canlarini verir, birbirlerin ustune cikarlar. Baslarini cevirip bir baskasina hic bakmazlar.







Karsilikli nazlar eder, tatli sozlerle konusurlar:







Biri “Nazlim, guzelim, derilip bir tarafa konmus gul demetim!... Gonlumun eglencesi, gozumun nuru, merhaba. Evim, o guzel ayaginla basmani bekliyor” der. Oteki cevap verir:







-Naz dolu servi agacim, hos edali hanimim... Ey, pazulari gumusten kulceyi andiran capkin bakislim... Sen gul goncasisin, ben senin bulbulunum...







Bu konusma surer, gider:







-A omrumun vari, nerelerde kaldin? Geciktin ama gelmenle bu sevgilini oyle mutlu ettin ki... Gelmeyip beni duvarlara vuracak, yarinlara atacaksin sandim...







-Senin adin Odagaci, benimki Atesli Hanim... Sana Gulpembe, Gulagaci diyorlar, bana da Naz Kivilcimi, Sabah Ruzgari...







Iste boyle birbirlerine naz edip, ardindan ise girisirler.







Dusundum, tasindim, sevicilige neden merak saldiklarini buldum.”







Iste burada, Yazar Enderunlu Fazil, yorumuyla, erkeklerin ve bazý gaylerin lezbiyenler hakkinda ilalebet payidar olacak ve asla degismeyecek fesat yorumunu dile getiriyor. Bakiniz kadinlar neden lezbiyen oluyorlarmis.







“ Bu kadinlar cesit cesit erkeklerle olmus, zekerden bikmis kadinlar. Aralarindan bir gayret sahibi cikmis, bu isi icad etmis, hepsini birbirine baglamis.”







Gunumuzde de 250 yil once de erkeklerin lezbiyenler hakkinda inanmak istedikleri gorus degismemis : Onlara gore bir lezbiyen “Ya erkek bulamamis kadin ya da erkekten bikmis kadin....” olabilir ancak.







“Bu bahsi kapatmadan once, kadin milleti hakkinda son bir soz soyleyeyim... Onlarla ilgili her sey, sapa bir yol gibi... Zira kimisi gebe, kimisi hastalikli. Bizim gibi ilim sahiplerine gore degil... Birak!... Allah onlari birbirine bagislasin ve kendi aralarinda gecinip gitsinler...”





16.10.2004



***



Tarihi yazik ki kadin bakis acisiyla ögrenmemizin imkani yok. Asagidaki satirlari, erkeklerin ne kadar tarafsiz olmaya calistiklarini varsaysak dahi, erkek gözüyle görüp bilebildikleri kadarini, erkek akliyla yorumlayip, erkek diliyle aktardiklarini unutmamamiz gerekiyor.







Bazi zengin ve mirasyedi hanimlarin cengilerle birlikteligine Ali Riza Bey isik tutuyor:







“Bazi zengin ve mirasyedi hanimlarin cengilerden gönüllüsü vardir. Hafif mesrep güzel kadinlara zengin erkek asiklar lazim oldugu gibi, zürefalik aleminde de cengilere zengin hanimlardan sevdalilar lazimdir. Oyun arasinda cengiler, bu gibi hanimlara tebessümler ve elleriyle, gözleriyle gizli seyler söyler ve sirlar ifsa ederler. Raks esnasinda altin yapistirirken, fiskoslar bile olur. Fakat bunlar misafirler arasindaki mütecessis (merakli) hanimlar tarafindan gizlice ve inceden inceye seyredildiklerinin farkinda olmazlar. Bu hanimlar da ayni fasileden ince hanimlardir. Oyunda cömertlik arttikca, ince hanimlar arasindaki rekabet hissi cogalir ve cengilere altin yapistirmalar, siracilara sikca bahsisler birbirini takip eder.Kiskanclik galeyani ile kaplarina sigmayacak hale gelirler. Ruhlarindan fiskiran ahlar ve hey hey naralari devam eder. Maniler ismarlanip niyetler tutulur. Cengilerle siracilar karsilikli divanlar, kosmalar söylerler, ara nagmelerinde ayaklar adeta ucar gibi döner, sanki görünmez olur. Siracilar (amman asagidan) diyerek ve (yallah yallah yallah) nakaratlariyla, sürekli alkislarla, raksi bir kat daha kizistirirlar.”







Basi kimlerin cektigi ile ilgili birkac isim saymak gerekir.







Yildiz Kamer bir zamanlarin en önemli cengisidir. Sonra topladigi parsalarla kolbasi olmustur. Digerlerinden farki gayet güzel “zurna” calisidir.







Tosun Pasa’nin kizi Hayriye’nin gercekten pasa kizi olup olmadigi bilinmez ama nice pasa kizlarinin basini döndürdügü bilinir.







Hanci kizi Zehra da nefesi gür bir dilberdir. Uzaktan söyle bir üfürse calmayacak klarnet yoktur. Saheste kadin, Aksarayli mahbub’un da fevkaladeden de “lezzetli” oldukalari bilinir. “Benli Fatma” dal gibi vücudu ile cok pasa dairesinde barindirilmis ve görenlerin, görmeyenlere anlattigi bir zillidir.







Sehreminli Zilli Behiye, Ücüncü Sulan Selim döneminde dogmus İkinci Mahmut, Abdülmecit, Abdülaziz ve İkinci Abdülhamid’i görmüstür. Biraz daha gayret etse neredeyse Cumhuriyet’e de yetisecektir haspa.







“Zilli” nin gördükleri elbette sadece padisahlar degil. 90 yasini devirmis bu “asirlik cinar” in ömrü dalyaya yakin hitam bulmustur.







Aksaray ve Sehremini havalisini degil, her bir yerin adini bildigi Behiye, ustalar ustasi bir kadin. Her türlü asna fisnenin icinde o vardir. Gencliginde cengilik etmis, dügün dernek gezmis, konaklara ve büyük evlere buyur edilmistir. Bir kaymakamin hareminden taze cikaracak kadar gözü dönmüs “Zürafa”lardan olup, her türlü fitne kazanini kaynatmistir. Yasi cok ilerlediginde, ablaligini burakip araciliga dönmüstür. Velhasil kelam, dili catalli bir yilan, yatsidan evvel iceri girmez kizgin bir avrattir.







İki otuzunda bile damat ayartmis, altmisindan sonra avrat oynatip, dil sakirdatmistir. Cehennemde kütük olasi bir cadidir. Ne huzur birakmistir, ne de tad. Anlatimi mümkün olmayan, uslanmaz arlanmaz bir sirfintidir.







Benli Behiye ise Tirnovali. 19. asrin ilk yarilarina sadece güzelligi ile degil, göbegi ile renk katmistir. İstanbul’u göbegi ile oynatmis halis bir kipti (cingene) kizidir.





Halk sairi Galatali Hüseyin Aga’nin destaninda, Tirnova’dan Kaptan-i Derya Tatar Ramiz Pasa icin getirildigi yazar. Yasi o zaman 13’tür ve tami tamamina 700 altina mal olmustur.







Pasadan kurtulduktan ve kücük dügünlere bir süre fingirdedikten sonra, erbabi kolbasilara (cengi basi kadin) düsmüs ve isim yapmistir. Onun defterinde cesni kabilinden iki erkek vardir. Yeniceri civelegi Karagümrüklü İsmail ve Sandalci Bekir. Kadin sayisi icin “kerrat cetveli” (carpim tablosu) gerekir.







“Cengi Kadin” ayni dönemin afetlerinden. 1810’da sadaret kaymakami Osman Pasa, Cengi Kadin’a abayi yakmisti. Sadece o yaksa iyi.Kadin da tutkundu ona. İdare-i maslahatci Osman Pasa bu olay yüzünden azledilip Limni’ye sürülmüstü. Zevcesi ise Bursa’ya kapagi atacak, “Cengi Kadin” ise bogularak öldürülecekti.







Zenginler ya da hesap verme geregi duymayan cengiler haric, erkek baskisi dolayisiyla lezbiyen yasantisi olamayan ya da bunu duyuramayan kadinlari yad etmeyi unutmamaliyiz.(Turkuaz)







Kücükpazarli Naile adina sarki yakilan bir cengi:







“Sari pabuc isleme, etrafi gümüsleme, gerdanini disleme



Nailem, nailem, Kücükpazarli Nailem..”



Refik Ahmet Sevengil konuya uzak kalmamis ve gecmise birkac paragraf acmistir. Suhulet’in 1927’de bastigi kitabi dönemin hayli yürekli cikisidir. (*)



“Nice zengin hanimefendiler vardi ki, haremde birbirleriyle sevisirler, isteklerini tatmin icin genc ve güzel kizlar, kadinlar bulundururlar. Özel ve gizli islerini onlara gördürürlerdi. Cengiler genellikle bu gibi yasama ve hizmete alismis kadinlaridi. Cengilikten yetisme olan kolbasi ve yardimcisi da dogal olarak ayni bicimde yasarlardi. Bu tür kadinlardan bir bölümü kendilerini saklamaya hic gerek görmez, islerini aciktan aciga yürütürlerdi.”



Erkekler köceklere, kadinlar cengilere. Herkes bir yer kapmis. Gel de hatirlama Erdogan Tokmakciglu’nu.



“İndim yarin bahcesine



Parsellenmis.”



Cengilere kadinlarin sevdali olusu, onlarin tümüyle kendi cinsleine yöneldigini göstermez. Kadinla erkek arasinda mekik dokuyanlari da vardir. Ama ne bir kese altina, ne de oluklu Bursa bicagina karsin hanimini terketmeyenler de vardir.



Sacindan, sesinden, giysisinden “lez’o” lari tanimak zor degil. Gecmis dönemde “aleni” lige rastliyorsunuz. Cengi “lez’o”lar bu aciklik politikasini bir mesajla cözmüslerdir. Bu kadinlar kenarlari “ciger deldi”, köseleri “ah,ah” islemeli mendil baglarlardi.



Kimileri “ah, ah” deyip sinyali gönderir, isine gelmeyenler de “vah, vah”i cekerlerdi.



Fransa elcilerinden Gouffier, ( Voyage Pittoresque de la Grece’i yazmistir) gece eglencelerine pek düskündür. Matmazel Eufrosina Phrossini sadece Fransizlarin davetlerine katilmaz. Napoli murahhasi Ludolf ya da Avusturya elcisi Baron Herbert’in malikanelerinde de görülür.



Madam genclik yillarini “vukuatsiz” atlatmistir.Pesindeki diplomatik zampara forvetini “hatti müdafa” ile durdurmustur. Venezuelali general Miranda bu kadini İstanbul’un en güzellerinden biri olarak görür. (*)



Bayan Eufrosina ile yanindan ayrilmayan matmazel Evdoksiya’nin öncelikle esriklar, yüzsüzler ve de serkesler tayfasi ile hic mi hic ilgisi olmadigini söyleyelim. Baronlar, baronesler, sefirler, sefireler bal almistir bu ciceklerden. Onlar rahvan ata binecek toylardan degildir. Avlanmayi sever onlar. Sahin, balaban, atmaca isterler. Ne eti yanabilen, ne derisi giyilebilen yirtici canavarlari n’apsin onlar? Bir dilrüba, bir gülyanakli, bir servi boylu uzansin isterler dösege.



Süzgün ve delici bakislari, hayli “müteyakkiz” , hayli “mutedil” İstanbul kadinlari üzerinde dolasmistir. Ayirdetmeksizin seven ve sevilen, protokoldan biri sorulsa, aklima Bayan Eufrisina ile matmazel Evdoksiya geliyor.

www.lezce.com